8 Mart 2018 Perşembe

La Vida, Frida


frida kahlo kadife elbiseli otoportre ile ilgili görsel sonucu

Frida Kahlo’nun günümüzde neden bu kadar çok konuşulup, tartışıldığı, tüm kadınların idolü haline geldiği, tüm erkeklerin gözünde hayranlık uyandırdığı oldukça açıktır. Onun hissettikleri, söyledikleri, yazdıkları, çizdikleri, resmettikleri, yaşarken geride bırakmak zorunda kaldıkları ve öldükten sonra geriye bıraktıklarıyla baştan aşağı muazzam bir hikayenin muazzam bir baş karakteri olması olabilir mi? Aşık, sevgili, tutkulu, şehvetli, merhametli, onurlu, devrimci, politik, zanaatkar, sanatçı, dişi, kendi hikayesinin yazarı, yönetmeni, oyuncusu olması da cabasıdır belki.
Daha önceleri Freud, Thoreau ve Gandhi ile çıktığım yolculuğun devamında Frida Kahlo ile birlikteyim. Bu maceraya siz okurları da davet etmek istiyorum. Çünkü bu yolculuk diğerlerinden biraz farklı. Gerçi her yolculuk kendi içinde farklılıklar ve acı-tatlı anektodlar barındırır. Şimdi hayal edelim, -zira hayallerimizdir bizi bir nevi ayakta tutan-; öğle vakti diyelim, bir nehrin kıyısında, her yer ıssız, dağlardan nemli rüzgarlar esiyor ve saçlarınızı dağıtıyor, kulağınıza hafiften tatli bir melodi getiriyor. – Chavela Vargas, La Llorona-
Uzaktan bir kadın görünüyor, esmer, zayıf.. saçlarında ve ellerinde baharın müjdecisi çiçekler var, yanınıza yaklaşıyor, çiçekleri uzatıyor. Tanıyorsunuz onu.  
Yaşadıklarıyla baş etme yolunu ararken bu dünyaya sıkışmış ruhunu sanatıyla yatıştırmaya çalışmış, sanat tarihinde ‘Frida Kahlo’ olmuş bir kadın. Belki de sadece biraz olsun nefes almak için resim yapmış bir sanatçı. Gözlerinize inanamıyorsunuz, heyecandan elleriniz titreyerek alıyorsunuz size uzattığı çiçekleri. Bununla da kalmıyor, kolunuza giriyor, nehir boyunca ilerlemeye başlıyorsunuz. Ama dikkatli olun, fazla hızlı yüreyemiyor bu acılarıyla yoğrulan kadın. Sağ bacağı aksıyor, dayanılmaz ağrılar giriyor. Ne yaşadığını ve hissettiğini anlamanız imkansız ki zaten o da bunu istemiyor. Sadece kendisine eşlik etmenizi ve yol boyunca gülümsemenizi arzuluyor. Eğlenceli hikayeler anlatıyor, ilişkilerini, kardeşlerini, Diego’yu! Orada duruyor, derin bir soluk alıyor, oturup dinlenmek istiyor. Onu bir türlü kendine getiremiyorsunuz, gözyaşlarını siliyorsunuz ellerinizle. Yaşamı karşısındaki duruşuna aşık olamadan edemiyorsunuz. Gerçekten elinizde değil bu!
Sonsuz bir saygıyla önünde eğiliyorsunuz, vazgeçmeyişinin.
Ama sizi, kendi karanlığına çekmiyor, kalkıyor yerinden, şimdi daha güçlü, ayakları sağlam basıyor, daha hızlı yürüyor, tüm nehri dolaşmak istiyor, tüm çiçekleri koklamak.. “Yeryüzünde bir gezginiz hepimiz, sizler bunun ötesinde misiniz?” diyor. Nereye gitmek isterseniz gidin, bir ağaç altında dinlenin gerekirse, kendinizi dinleyin ve asla mücadeleyi bırakmayın diye devam ediyor.
Hayatım kahroldu, gideyim yerime oturayım tarzı bir yaşam değil bu!
Yaşamın tüm renklerini, kokularını, güzelliklerini ve kötülüklerini içine çekerek ilerlemek, bıkmadan usanmadan..
Ve suyun gideceği yerler ne kadar da macera doludur, öylesine canlı ve hareketli. Uzaklara daha da uzaklara akar, ta ki gözden ırak bir yerlerde yitene kadar. Yüreğinizi alın ve cesaretinizi.. 
Haydi gidiyoruz, Frida, sizi içeride bekliyor.

31 Ocak 2018 Çarşamba

Biz mi toplumu tükettik ?


retro shopping ile ilgili görsel sonucu


Sahip olduklarımız zamanla bize sahip olmaya başlıyor. Evimizdeki yemek takımları, çatal ve bardaklar ya da kıyafetlerimiz bizden daha çok yer kaplamaya başlıyor. Her köşede eşya, tıklım tıklım, bunların düzeni, temizliği yoruyor, gereksiz gerginliklere sebep oluyor. Atsan atılmıyor, satsan para etmiyor.

Düşünün bir karavanın içinde yaşadığınızı, üç-beş tabak, iki tişört, bir pantolonla yıllar geçirebilirsiniz değil mi? Ama modern hayatın yarattığı bu sistem yalnızca tüketmek için yaratıldığınızı, tüketemediğinizde derin bir hayal kırıklığına uğrayarak sizi yok edeceğini örgütlüyor. 
Ve artık öyle bir hale geldi ki, bundan sonra doğaya dönüş çağrıları yapmak, bunun için adımlar atmak yersizleşti. Umudunu kaybetmiş bir dünyada bunu başarabilmek imkansızlaştı.
Çünkü bir çiçeği toprağa ektiğiniz zaman onun büyümesi zaman ister, emek ister,sevgi ister, ışık ve su ister. Ama bir markette hazır büyümüş, rengarenk açmış çiçek varsa gider onu alırsınız. Sonra da sıkılırsınız, hayattan, yapacak bir şey bulamamaktan.. 
Etraf ne kadar çok sıkılan insanla dolu ve bunlara tavsiye edilen şey de harcamak!
Sevgilin mi terk etti? Git saçını yaptır.
Annene mi kızdın? Git yeni bir ayakkabı al.
Yemek yapmak istemedin mi? Git dışarda ye. 
Harca. Tüket, sanatı, kültürü, paranı ve nihayetinde kendini!

Jean Baudrillard, tüketim toplumundan bahsederken, tüketmenin birey için bir zorunluluğa dönüştüğünü, insani ilişkilerin yerini maddelerle ilişkilerin aldığını ve artık geçerli ahlakın tüketim etkinliğinin ta kendisi olduğunu söyler.
Tüketici ne kadar pasifse üretici o derece aktiftir. " Armut piş, ağzıma düş"  misali çıkılan yolda  ne kadar tüketiyorsak onun misli misli üretilmesi gerekiyor. Üretildiği  için mi alınıyor, alındığı için mi üretiliyor paradoksuna varılıyor bu durumda.
Madalyonun diğer bir yüzü de var. Tüketimi hep maddesel olarak düşünürüz. Şimdi belgesel öğretilerinde verilen yeniden düşün felsefesiyle yaklaşalım ve bir kez daha bakalım. Biz sadece eşyaları tüketmiyoruz. Duygularımız başta olmak üzere, sevgiler, arkadaşlıklar, şarkılar, filmler, kitaplar, insana ait ne varsa onları da tüketiyoruz. Ve aslında biz " insan" ı tüketiyoruz. 
İnsan da kendini!



26 Mayıs 2017 Cuma

Kendi hikayemizde boğulmak

tumblr writer ile ilgili görsel sonucu

Hayatımı yazsam kısa öykü bile olmaz. Şöyle bir Ege kasabasına yerleşirsem eğer, yazı yazmaktansa doğanın, denizin tadını çıkarırım. Şu yazmış, o yazmış, ben bunun tillahını yazarım diye komplekslerim yok, çok şükür. Babaannemin hikayesi bile milyonlar satmaz.

Çoğu zaman sancıyla gelir ilham, bir çeşit kabızlık hali gibi. İçinde birikir, dışarı çıkması acıyla olur. Bir oturuşta yazan yazarlara şapka çıkaralım, öyle kolay olmuyor o işler. Oturmak lazım, uzun uzun oturup düşünmek, konsantre olup içini dökmek lazım. Öncesinde lifli besinler yiyip, bol su içerseniz daha kolay olacaktır. Tamam tamam şaka.

Biz ne ara okumayı bırakıp yazmaya başladık ki! Evet çok okumuyorduk zaten ama yeni yapılan bir istatistik Türkiye'de günde bir dakika kitap okunduğunu buna karşılık üç saat sosyal medyada vakit geçirildiğini söylüyor. Vallahi o bir dakika da instagramda kitabı paylaşmak için okunuyordur bunu da buraya yazıyorum.

İnsan bir yere gitmeden önce yol haritası çıkarır değil mi? Özellikle dönemeçlerde kontrol edilir, doğru mu gidiyorum, yolumdan sapmış mıyım diye. Ama biz her şeyin içine bodoslama dalmış olarak buluyoruz kendimizi. Sonra da boğuluyorum diye şikayet ediyoruz. Tecrübesizlik, bilgisizlik, merak ve bitip tükenmek bilemeyen hırsımız yüzünden büyük bir kirliliğin içinde bocalıyoruz. Herkes her şeyi yapmaya kalktığında herkesin her şeyi yapamayacağını söyleyen yazılar yazıyoruz. 
Önce bir otur, oku, düşün değil mi? Ama yok, çok biliyoruz hepimiz. Kısa yoldan köşeyi dönmeyi isterken virajı alamayıp çarptığımızda, bir başka köşeyi dönmek isteyen kişilere paramızı ve sırlarımızı kaptırıyoruz. 
Allah hepimizin belasını... aman neyse.. banane.. verecek zaten!





5 Mayıs 2017 Cuma

Hayat derin deniz, insan ise yüzmeyi bilmiyor

life ile ilgili görsel sonucu


Derin bir nefes al, başlamak üzereyim. Sözcüklerin büyülü dünyasında bir dolanıp gelelim diyorum. Dikkat edersen kelimeler olmazsa ne konuşabilir, ne okuyabilir, ne izleyebilir ne de yazabiliriz. Anlaşabiliriz belki, bedenimizin de bir dili var ama ben buradan ülkenin öbür ucundaki birine ne hissettiğimi ancak kelimelerle anlatabilirim. 
Dünyanın bütün sabahlarında bir klişenin içinde oturmuş, ufacık pencereden hep aynı görüntüyü izliyoruz aslında ama hayallerimiz o kadar büyük ki gerçek olamayacak kadar güzel bir romanın içindeymişiz, hiç duymadığımız bir şarkının tınılarında geziyormuş gibiyiz. 
Bazen insanın nefesi bir yere kadar yetiyor hayatı karşına aldığında, boğulmanın ne demek olduğunu anlıyor, yaşarken öldüm denir ya, tam tabiri o sanırım. Kim bilir kaç kez yaşarken öldük! Hatta biz yaşıyor muyduk? 
Önce şunu kavramalı insan, hayat bizim düşmanımız değil, savaşın kazananı olabilir, bizi karanlığına gömebilir, korkutabilir, elden ayaktan çekebilir, acıları üzerimize salıp kahredebilir, zamana karşı şansımızı zorlayabilir, bunlar bilindik şeyler zaten. 
Hayatın karşımıza çıkardığı fırsatlar, güzellikler de yadsınamaz. 
Ete kemiğe bürünen insanoğlu aslında ne ki? Tek tek bakıldığında hepsi birer melek, bir araya geldiğinde ise tam bir canavar, yakan yıkan, yok eden, acımasız bir ordu, dünyanın da başına bela olan yaratıklar. Aynı yolun yolcusu olduğunu unutan zavallılar. 
Sen öyle değilsin tabi, senin eşin, dostun, sevgilin, çocuğun da öyle değil. Eee onların tanıdıkları, sevdikleri de öyle değil. Hayran olduğun aktör hiç kötü olabilir mi? Kitabının içinde kaybolduğun yazar ne kadar da güzel bir insan, ahh iyi ki de o mahur besteleri yapmışlar emeklerine kurban olduklarımız. 
Ben de değilim, hiç olur muyum? Dünyanın en saf, temiz insanıyım, kanatlarım var sizin görmediğiniz!
Peki kim bu dünyanın içine edenler! 
Keşke insanlar onları deli gibi sevdiğimiz halde kalsalar. Ya da onların bizi deli gibi sevdikleri halleriyle.. Hep derim, sevgi bizi kurtaracak.
Yine geldik keşkelere, zira hayat keşkelerle dolu. Keşke olmasaydı!




25 Nisan 2017 Salı

Bi' Kahve..Acı olsun

tumblr coffee ile ilgili görsel sonucu


Bir Salı sabahıydı. 
Çoğunuz işe güce gittiniz. Metroda ayakta uyudunuz, uyumayıp karşıdaki kızı kesenler oldu. Kitap okuyordu, gıpta ettiniz elinizdeki telefona bakarken. Bazılarınız evde televizyon izledi çayını içerken. Komşu teyzenin arkadaşı geldi, kahkahaları yukarı kadar çıktı. Yaşlılık böyle bir şeyse korkmama gerek olmadığını kafama yerleştirdi. 
Ben ise bunu yazıyorum. Yazan bir kadın olarak ilk vazifem Cumhuriyeti ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. 
Yorulmadan, bıkmadan..

Ve çalışan, üreten bir kadının hayatında yapacağı en büyük hata, etrafındakilerin ona destek olacağını falan sanmasıdır. Faydaları dokunur o ayrı.
Yaratıcı bir kadınsan, devasa, üretken, kavramsal, sanatsal şeyleri isteyeceksin hayatında. Çünkü manyaksın. Kendi işin, planın, arkadaşların, kuralların, paran olacak. 
Gücün olacak. Bir sorun olduğunda başlarım gelmişine geçmişine diyerek uzaklaşabilecek yapıya sahip olacaksın. Biri uğruna saçını süpürge etmeyeceksin. 

Ahh bu yetişkinlik! Hayallerimizin ölüp de mezara konulduğu yer. Toplumun herkesi bir kılıfın içine soktuğu dönem, robotik çağ.  Bir iş bul, çalış, para kazan, evlen, çocuk sahibi ol, hepsi bu! 
Normali buymuş!
Anormal olanı birkaç satır öncesine yazdım zaten. Değer yargılarımız ne kadar da değersiz. 
Ne kadar anlamsız. 

Velhasıl saygıdeğer ahali, iki ucu boklu değnek olan bu karışık, çatışık şeylerle baş etmeye çalışırken zamanla bambaşka anlayışlara sahip olmamız, değişmemiz gerekse de eşit ve hür, anlayışlı ve hesapsız olabileceğimiz oldukça uzak gibi görünüyor. 

Ne yapıyorsak kendimize yapıyoruz. Uzaydan gelen bir göktaşının bizi yok etmesini beklerken, bir gün içerden patlayıp yok olacağız, o olacak! 




5 Nisan 2017 Çarşamba

Kelebek Etkisi




" Amazon ormanlarında bir kelebeğin kanat çırpması, Amerika'da kasırgaya neden olabilir" ifadesini kullanarak açıklamıştır kelebek etkisini, Edward Lorenz. Akabinde ise kaos teorisini ortaya atmıştır. Yani, tek bir şey değişirse, her şey değişebilir,  Bunu düşününce insan biraz da ürküyor değil mi?
Filmini izledik, geçmişe bugünkü aklımızla dönecek olsaydık, neleri değiştirirdik?
Ama geçmişte değiştirebileceğimiz şeylerin bugüne etkisini bilememek de var. Hatta tam olarak böyle. Ee bu da geleceğimizden çalmaz mı?
Etrafınıza bir bakın, ne kadar da çok olmayacak olanın olduğunu görüyoruz değil mi?
Şu an buradasın, eğer olmasaydın farklı bir şey yaşıyor olacaktın. O farklı şeyin sana kazancı ya da kaybı olabilirdi, Kazancı olduğunda yine farklı bir döngüye girmiş olacaktın, kaybı olduğunda apayrı.. Böyle böyle dallanıp budaklanacaktı. Ama şimdi buradasın ve yaşanan her ne ise bunda senin payın var.
İnsanın aklını yiyip bitirir bu düşünceler; bir soru daha fazla yapsaydım şimdi farklı bölümdeydim, o bölümü bitirseydim şimdi daha iyi bir işteydim, iyi bir işim olsaydı şimdi farklı bir semtte oturuyordum gibi gibi..
Şimdi yapacağınız herhangi bir şey geleceğinizle ilgili büyük bir değişim yaratabilir. Bunu 16 Nisan'da da düşünün olur mu ? 



29 Mart 2017 Çarşamba

Olmaz olsun böyle film - Brimstone-

İlgili resim

 **Spoiler içerebilir, içermeyedebilir **

Western, gerilim ve gizem ayrı  film türleri olarak her zaman ilgi çekmiştir zaten, peki hepsini bir filmin içinde görmeye, duymaya, hissetmeye ne dersiniz? Yok öyle heyecanlanmayın hemen, film aynı zamanda acayip sinir bozuyor. Tırnakları yedirtecek, baş ağrısı yapacak, saçı başı yolduracak kadar ağır sahneler içeriyor. 
Hollandalı yönetmen Martin Koolhoven'in çektiği filmin başrollerinde Dakota Fanning ve Guy Pearce oynuyor. Game of Thrones'un Jon Snow'u Kit Harington'ın da lanse edildiği filmde öyle aman aman bir rolü olmadığını boynunuzu bükerek görüyorsunuz. 
Yönetmen, konuyu 4 bölüme ayırmış. Bu tarz filmlerde genellikle ilk bölüm hareketli ikinci ve üçüncü bölümler durağan, finalin ise şaşırtıcı olması beklenir. Burada işler biraz daha karışık, film başladığında kocası ve çocukları ile sakin bir kasabada mutlu bir hayatı olan kadının bir pazar ayininde gizemli din adamıyla geçmişi arasında olan bağı merak etmeye başlıyorsunuz. İkinci bölüm tamamen farklı bir şekilde başlıyor ve deyim yerindeyse ekrana kilitliyor. Üçüncü bölümde konu çözülüyor, geçmişe dönülüp din adamıyla kadının ilişkisi açıklanıyor ve dördüncü bölüm intikam içeriyor. 
Kadın üzerinden ele alınan film, sapkın insanların bir takım güçlere sahip olduktan sonra yapabileceklerinin sınırı olmadığını, toplumun buna çanak tuttuğunu, dünyayı cehenneme çevirdiklerini izleyicin gözüne soka soka anlatıyor. Rahatsız eden, psikolojiyi bozan, yeter artık dedirten, yıpratan bir yapısı var. Aman canım film işte diyemiyorsunuz, bir yerde geliyor kanınıza dokunuyor. 
Mantık hataları var evet, başından itibaren öldürmeyen Allah öldürmez denilen kötü kahramanımızın sonu çok hafif kaçıyor mesela. 
Oyunculuklara gelecek olursak, Guy Pearce'i tek geçerim. Başından sonuna kötü karakter nasıl oynanır, nasıl etki bırakır, nasıl nefret edilirin hakkını veriyor resmen. Bayıldım.
Kızımız ise böyle bir oyuncunun karşısında pek olmamış, küçüklüğünü oynayan kızı daha çok sevdim. 
Sonuç olarak bu filmi izleyin diyemem, izlemeyin de demem, iyi demem, kötü demem. Benim gibi kurtlu birini iki saat yirmi dakika boyunca nefessiz bıraktı ve klasik western önyargısından kurtardı ya ben ona bakarım.