3 Eylül 2016 Cumartesi

Bu efkar hepimizin



Eylül (müş) Cumartesi (ymiş); gün akşama dönüyor (muş)
Ankara havası malum akşama doğru epey soğuyor (muş)
Yaz bitiyor (muş)
Sonbahar hüzünlü (ymüş)
Yapraklar dökülüyor (muş)
Balkonlardan, bahçelerden yavaş yavaş eve geçiliyor (muş)
Şiirler yazılıyor (muş) kafiyesiz.
Kadehler dostluğa kalkıyor (muş)


1 Ağustos 2016 Pazartesi

Darbedar değil, derbeder olanlara gelsin ;)



Bu da geçer!


‘İçimden ağlamak geliyor, tutuyorum. Ağız dolusu küfretmek istiyorum, yakıştıramıyorum kendime. Ama suçun büyüğü bende, anlamalıydım, bu kadar üzerine gitmemeliydim. Besbelli sevmiyor işte, yaptığım ahmaklık, nasıl da kandırmışım kendimi. Kalbim susmuyor, bir kızılcık sopası lazım bana. 
Tüm inandığım değerleri yitirdim, insan olmaktan çıktım, ayaklarına kapanıp yalvarmadığım kaldı, yok, olmuyor, ne yapacağım ben, söyle bana, bir akıl ver ne olur..’ diye konuşup duruyordu. 

Birkaç gün önce seninle görüşmek istiyorum dediğinde meselenin bu olduğunu hiç tahmin etmemiştim. Aşıktı ve çaresizdi. Onunla konuşmak ve birkaç tavsiye vermekten başka ne yapabilirdim ki!
Belli ki o da içinde biriken şeyleri birine anlatmak istemişti.

Diyemedim ki ona, alışacaksın, zor gelecek ama kabulleneceksin. Böyle böyle büyüyeceksin, kapanacak kalbindeki yara, bir başkası çıkana kadar karşına. Onunla avunacaksın, seveceksin yine, beynine onu sevdiğinin işaretlerini göndereceksin. 
Bir başkasını sevmiş ya da seviyor olacak sevdiklerin, gölgelerin karanlığında bulacaksın kendini, yine unutacaksın, kalbini susturmayı öğreneceksin. Her yitiriş bir şeyler kazandıracak sana. Böylelikle çaresizce sevgi dilenmeyeceksin karşındakinden, sevgi sözcükleri beklemeyecek, ellerinin sıcaklığını merak etmeyeceksin.
Diyemedim işte.
Ona söylediklerim şarkıda söylenilenden farklı değildi.

‘Geçer geçer daha öncekiler gibi
Bu da geçer, neler neler geçmedi ki

Yine düşer deli divane gönlün aşka’


25 Temmuz 2016 Pazartesi

Bir kedim bile yok



Soğuktu kulübe, az önce yaktığım soba daha yeni ısıtmaya başlıyordu. Yatağa uzanıp biraz dinlenecektim ki, dışarıdan gürültülü bir ses duydum. Hemen çıkıp baktığımda, ıslanmasın diye kulübenin yağmurluklarının altına dizdiğim odunların bir kaçının devrildiğini gördüm. Bir fare, sincap ya da ayı bile olabilirdi. Ama bu bölgede ayıların yazın dağlarda yiyecek bulamazlarsa eğer buralara kadar nadir olarak indiğini biliyordum.Yani şu mevsimde uykuda olmalıydılar. Yıkılan odunları yerine koyuyordum ki çaresiz iki çift göz öylece bakıyordu sıkıştığı tahtaların arasından.
Küçücüktü, minnacık, ıslanıp üşümüştü, tüyleri üzerine yapışmış, sıçan gibi görünüyordu. Miyavlamaya çalışır gibi ses çıkardı. Önce üzerindeki odunları aldım itinayla, bir yerine bir şey olacak diye ödüm kopuyordu. Biraz rahatlatınca kaçmaya çalıştı ama tuttum onu, göğsüme doğru yaklaştırıp sardım. Kulübeye götürüp yarası var mı diye baktım.
Birkaç haftalıktı sanki, annesi nerelerdeydi acaba? Belli ki açtı, çelimsiz görünüyordu.
Bu arada radyoda çalan müziğe kulak verdim. Sezen Abla söylüyordu:
‘Bir kedim bile yok, anlıyor musun; hadi gülümse’

Gülümseyerek havluyla sardım kediyi. Bir kedim vardı artık.

Sıcak yaz günlerinden biriydi ilk aklıma gelen şey, hiç unutmuyorum 16 Ağustos’tu. İstanbul’dan arabamla yola çıkmış körfezi dolanarak Bursa’ya gidiyordum, aslında sabah çıkacaktım yola, uyku tutmayınca gecenin bir vakti yola koyuldum. İzmit civarında yol kenarındaki bir restoranda yemeğin yanında alkol de aldım. Ama yola devam etme durumundan vazgeçmiş değildim.
Yeniden bindim arabama, gecenin ıssızlığında bölünmüş yolda ilerledim epeyce. Gölcük civarıydı, yavaşlamıştım, yine de belli bir hızım vardı. Dinlediğim müziği değiştireyim diye başımı eğip de birden kaldırınca, yola bir şeyin fırladığını fark ettim, ani bir frenle durdum fakat bir şeye çarpmıştım. Hemen dışarı fırladım, gecenin karanlığında parlayan gözleriyle karşılaştım. Bedeninin ortasından geçmiştim, can çekişiyordu. İçler acısıydı, yalvarır gibi bakıyordu. Elimle alıp yol kenarına çektim, daha fazla bağırmaya başladı ve birden kesildi sesi. Ölmüştü.
Saat 03.02 idi, derinden duyduğum dua sesleri arasında onu toprağa gömdüm. 17 Ağustos’un o saatinde toprağa gömülen pek çok vatandaşımız gibi.

Bir dostum vardı bundan böyle. Odunların içinden çıktı geldi hayatıma ve beni geçmişe sürükleyip yıllar öncesi yaptığım hatayı biri sağdan biri soldan olmak üzere usta bir boksör kroşesi gibi indirdi suratıma.
Bu bana, kaderden tesadüflere, mistik düşüncelerden paranormal kavramlara kadar pek çok şeyi düşündürdü. İşin içinden çıkamadım tabi.
O uyuyor şimdi, çorbanın suyuyla ıslattığım ekmekleri yedirmeye çalıştım. Az da olsa yedi. Çok şükür ki yarası beresi kanaması yok. Sobanın arkasına serdiğim havlunun üzerinde yatıyor, yüzünü minik patilerinin arasına almış ve küçücük kuyruğunu da kıvırmış halde.
Bir kedim var, adı da Seyfo.
Hadi gülümse artık..

22 Temmuz 2016 Cuma

Hadi kaç kendinden, kaçabiliyorsan




Her insan, hayatının bir döneminde kaybolmak,sahip olduklarının üzerine kapıyı kapatıp çekip gitmek fikrine nereden kapılır bilmiyorum.

Arsız bir istek gibi görünse de hayatımızın bir bölümünde bu fikir aklımızı başımızdan alır, kim ne derece uygular orası belli olmaz ama derin bir kuyunun içine atlar gibi ve orada seni bekleyen şeyin yine sen olduğu gerçeğini göz ardı eder gibidir bu düşünce. Belki yalnız kalma isteği, belki de vicdan azapları, belki küçük mutlulukları yakalama arzusu, belki de kendini anlama başarısıdır. Arınma, içini dinleme, farkına varma eylemlerini de yanında taşır.

Neyin peşinde koşacağını, neye özlem duyduğunu hatta ne istediğini bilemez insan, anlatsa anlatamaz, sussa içinde büyür kocaman olur, mantığıyla yüreği çatışır, kan gövdeyi götürür.

Bir şeyi istersin yapamazsın, bir karar alırsın uygulayamazsın, bin bir tilki döner kafanda, ona buna kulak verirsin, biri yanında olur, diğeri karşında, seni etkilemelerine izin verirsin. Bir adım atarsın tökezler düşersin kimseyi suçlayamazsın, kendine kızarsın. Döner dolaşır sana dokunur ucu. Yıllar geçer böylece ve sen aslında hep yerinde sayarsın. Ne çok yaşanmışlık vardır bu şekilde. 
Kendinle kaldığında muhasebesini yapar, hesabı tutturamazsın. İşte o zamanlar ayyuka çıkar çekip gitme isteği. Kaçmak insanoğlunun yaratılışında var. 

Halbuki bunun bir sebebinin olması gerekmiyor ki!
Canım istedi o kadar! 
Hadi yaylanayım şimdi, ayaklarımın beni götürdüğü yere ;) 

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Sütlü ve şekersiz


Şu saat olmuş (15.30 suları) yeni yeni kendine gelmeye başlayanlar kulübü üyeleri olarak kahveyi bulana teşekkürlerimi sunuyorum. Efsane diyor ki; kahveyi ilk keşfeden canlılar keçilermiş.

Habeşistan'da başlayan hikayeye göre bir çoban hayvanlarının bir ağacın meyvesini yedikten sonra garip davranışlarını, uyanık kalışlarını fark ederek durumu Derviş Şazili'ye bildirir. Bu meyvenin suyunu kaynatıp içen Derviş Şazili de aynı canlılığı yaşar ama kahvenin ilk kez sulu bir içecek olarak içilmesi Yemen'de Sufiler tarafından gerçekleşir. İbadet ve zikir sırasında uyanık kalabilmek için. 

Sonrasında Osmanlı, Avrupa ve Uzak Doğu'ya yayılır. Brezilya'ya gidişi ise daha ilginç. Brezilyalı genç bir subay kahve tohumlarından almak için Fransa'ya gelir fakat Fransız yetkililer vermek istemezler. Subaydan etkilenen valinin karısı bir buket gülün içine kahve tohumlarını yerleştirerek subaya verir ve ülkesine götürmesini sağlar. Vay be!

Neyse kahvemizi içip ayıldığımıza göre asıl mevzuya gelebiliriz: Kadınlar.

Zaten insanoğlunun bir de erkek cinsi var, tüm mevzu bu ikisi arasında dönüp durur, diğer her şey bunlar arasında gelişen, çözümlenen ya da hiç çözülmeyecek olaylardan ibaret olur. 

Ne kadar güçlüler aslında. Evini sırtında, hayatı omuzlarında, çocuklarını karnında taşırlar. Bilimden, sanattan, sokaktan, siyasetten, edebiyattan kovalayanlara karşı çıkarlar. Tırnaklarıyla toprağı kazıyarak üretirler, yoktan var eder, her türlü hastalığa şifa olurlar. 
Bunları herkes biliyor, inkar edenler de biliyor. Sırf önüne taş koymak için yapıyorlar.Yapsınlar! 
Bu şekilde daha da güçleniyor kadınlar. 

Anlam veremediğim kadınlar arasındaki garip yarış. Kendini et ve kemikten ibaret olarak görenlerin, farklı düşünen, fikirlerini sunan, duygularını gösteren, söz olan, dans olan, saz olan, ilaç olanlara gösterdiği acımasız tepki. Neyin peşindesin kardeşim? Memelerinle yaptığın girizgahı tek taşınla devam ettirince boyun mu uzuyor? Evinin manzarası, arabanın modeli insanlığa katkıda mı bulunuyor? Nasıl yaşadığın, ne yiyip içtiğin, hangi mekana gittiğinden banane!
Bacaklarının uzunluğunu sergilediğin o arka sayfa gazete parçasıyla cam siliniyor bil istedim!
Göstersene kalbinin derinliğini tek taşını gösterdiğin kadar. 
Hepimiz yorgun, yaşlı, kırışmış suratlarla ölüp gideceğiz, birbirimizi ezmenin kimseye faydası yok. Sen şekilli poponla, banka hesabınla diğerlerinden üstün olamazsın. (Bu coğrafyada olursun o ayrı konu) 

Ressam olsaydı şimdi, 'yine sinirlenmiş bu' derdi.

Allah herkesin gönlüne göre versin. 



18 Haziran 2016 Cumartesi

Hayat, azıcık dursan da yetişsek


Annemi arayamıyorum günlerdir, ah bu rutin vakitsizlik! Gerçi insanlar telefonla konuşmayı bıraktılar sanırım, telefon görüşmeleri pek kıymetli zamanımızdan çalar oldu, mesajlaşmak daha kolay sanki! Çorba karıştırırken, film izlerken, yürürken hatta tuvaletteyken bile tık tık iki cümleyle yazıyorsun meramını. Bazen ona da vakit olmuyor, ses kaydı yapıp gönderiyorsun. 

Çok hızlı koşuyor birileri, almış arkasına milyonları nereye gittiğini bilmeden, durup dinlenmeden, nefes almadan ilerliyor. 
Enerjisi fazla gelenler, adrenalin tutkunları, gezginler, politikler, apolitikler, doyumsuzlar, manikler, dahiler, cahiller vs. birbirlerini ezip geçerek, sert kavgalar vererek başı çekiyorlar. Kaybedecek çok şeyi olmayanlar aralardan ilerliyor, kendi yolunda. Geriden gelenler de var. En sevdiğim!
Yıkılsa dünya, kıyamet kopsa umuruna gelmez. 

İçten içe kıskanırız bu tipleri, formüllerini öğrenir, kendi hayatımıza yerleştirir, çözüme ulaşamayız.

Sen kendini büyük çarpışmaların içinde bulurken, her yere aynı anda yetişmeye çalışırken, iş hayatının külfetli yükünü omuzlarında taşırken, çoluğun çocuğun sorumluluklarını sırtlanırken, derin denizlere dalarken, zor soruları çözerken, öğrenmek istediğin ne varsa kafanın içine tıkarken, sporunu yaparken, kalori hesabı güderken, dostlarının derdine ortak olurken, memleketin içler acısı durumuna için yanarken, hikayeler yazarken, kitaplar okurken ben bu kadar ken i neden yazdığımı anlamazken bu mübarekler kaplumbağa misali yavaş yavaş sanki hiç ölmeyecek gibi yaşıyorlar. 

Halbuki daha hayallerimiz var yahu!
Kim yetişecek o hayallerin hepsine, hayat sen nereye koşuyorsun?
Azıcık dursan da yetişsek be!

9 Haziran 2016 Perşembe

Bir güne kaç acı sığabilir?






Ülkemin gündemi dünyada eşi benzeri olmayan bir bataklığa dönmüş durumda. O kadar acı, o kadar trajik ki artık normal olan şeyler de normal olmamaya başladı. Eskiden günün bombası Tarkan’ın çişi, Hülya Avşar’ın boşanması, Serdar Ortaç’ın kumarda kaybetmesi falan olurdu.

‘Banane ya ben mi kurtarıcam’ memleketi diyenler, susanlar, oraya buraya çamur atanlar, birbirini yiyenler, provokatörler, yalancılar, hırsızlar, adiler, yüzsüzler, troller, hepsi ayrı tellerden çalıyorlar. Gerçekten mücadele edenler yok mu aramızda, elbette var. Ama artık onlar da inanmıyor bu coğrafyada bir şeylerin değişeceğine.

İnanarak mücadele etmiyorlar, eşitlik için çabalayan o insanlar, bu ülkede bir gün sosyal bir sisteme sahip olacağının inancını yitirmiş durumdalar. Terörün biteceği, hükümet politikalarının düzeleceği, kadın cinayetlerinin duracağı, tecavüzcülerin hakettiği cezayı alacağı, akademik alanda gelişileceği, ekonominin düzeleceğine dair umutlarını kaybetmiş durumdalar.

Artık yaşananlar dev bir sahnede oynanan çirkin bir dram oyunundan başka bir şey değil. Herkes mutsuz, herkes sorunlu, herkes kötü. Birbirlerinin açığını çıkarmak uğruna deli divane olan bir güruh.

Bu kadar kötülük içinde nasıl temiz kalacağımızı şaşırdık!
Yanlış bir hayatı doğru yaşayalım derken yorulduk.

Her gün insanların öldüğü, gencecik çocukların şehit olduğu, adaletsizliğin tavan yaptığı, acı çekilen, gözyaşı dökülen bir ülkede vicdan da etkisini yitiriyor. Aynı vidayı defalarca sıkarsın da yalama olur ya işte o hesap!

Bir gün ağla, iki gün ağla, üçüncü gün üzül, dördüncü gün isyan et, yüreğin yansın, için parçalansın, ee değişen bir şey de yok, alış o zaman, zoraki alışırsın, yapacak ne kaldı ki!

Bu kirli düzeni değiştirmek için yapacağın şeyler de elinden alınmışsa, yapacak ne var! Alışıyoruz işte, yoksa bir insan bu kadar acıya dayanamaz. Gerçekten dayanamaz!

Kötülük ve acı bu kadar sıradan olmamalıydı!

Medeniyetlerin, imparatorlukların yıkıldığı bir dünya tarihinde elbette ulus devletler de yıkılır, da biz göremeyiz muhtemelen. Ruhumuz, aklımız hapishaneye tıkılmadan önce yazalım bari, acılarla beslenmeseydi keşke kalemimiz.


Neyse gündeme dönelim, kazık yiyince oruç bozuluyor muydu hocam!