22 Temmuz 2016 Cuma

Hadi kaç kendinden, kaçabiliyorsan




Her insan, hayatının bir döneminde kaybolmak,sahip olduklarının üzerine kapıyı kapatıp çekip gitmek fikrine nereden kapılır bilmiyorum.

Arsız bir istek gibi görünse de hayatımızın bir bölümünde bu fikir aklımızı başımızdan alır, kim ne derece uygular orası belli olmaz ama derin bir kuyunun içine atlar gibi ve orada seni bekleyen şeyin yine sen olduğu gerçeğini göz ardı eder gibidir bu düşünce. Belki yalnız kalma isteği, belki de vicdan azapları, belki küçük mutlulukları yakalama arzusu, belki de kendini anlama başarısıdır. Arınma, içini dinleme, farkına varma eylemlerini de yanında taşır.

Neyin peşinde koşacağını, neye özlem duyduğunu hatta ne istediğini bilemez insan, anlatsa anlatamaz, sussa içinde büyür kocaman olur, mantığıyla yüreği çatışır, kan gövdeyi götürür.

Bir şeyi istersin yapamazsın, bir karar alırsın uygulayamazsın, bin bir tilki döner kafanda, ona buna kulak verirsin, biri yanında olur, diğeri karşında, seni etkilemelerine izin verirsin. Bir adım atarsın tökezler düşersin kimseyi suçlayamazsın, kendine kızarsın. Döner dolaşır sana dokunur ucu. Yıllar geçer böylece ve sen aslında hep yerinde sayarsın. Ne çok yaşanmışlık vardır bu şekilde. 
Kendinle kaldığında muhasebesini yapar, hesabı tutturamazsın. İşte o zamanlar ayyuka çıkar çekip gitme isteği. Kaçmak insanoğlunun yaratılışında var. 

Halbuki bunun bir sebebinin olması gerekmiyor ki!
Canım istedi o kadar! 
Hadi yaylanayım şimdi, ayaklarımın beni götürdüğü yere ;) 

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Sütlü ve şekersiz


Şu saat olmuş (15.30 suları) yeni yeni kendine gelmeye başlayanlar kulübü üyeleri olarak kahveyi bulana teşekkürlerimi sunuyorum. Efsane diyor ki; kahveyi ilk keşfeden canlılar keçilermiş.

Habeşistan'da başlayan hikayeye göre bir çoban hayvanlarının bir ağacın meyvesini yedikten sonra garip davranışlarını, uyanık kalışlarını fark ederek durumu Derviş Şazili'ye bildirir. Bu meyvenin suyunu kaynatıp içen Derviş Şazili de aynı canlılığı yaşar ama kahvenin ilk kez sulu bir içecek olarak içilmesi Yemen'de Sufiler tarafından gerçekleşir. İbadet ve zikir sırasında uyanık kalabilmek için. 

Sonrasında Osmanlı, Avrupa ve Uzak Doğu'ya yayılır. Brezilya'ya gidişi ise daha ilginç. Brezilyalı genç bir subay kahve tohumlarından almak için Fransa'ya gelir fakat Fransız yetkililer vermek istemezler. Subaydan etkilenen valinin karısı bir buket gülün içine kahve tohumlarını yerleştirerek subaya verir ve ülkesine götürmesini sağlar. Vay be!

Neyse kahvemizi içip ayıldığımıza göre asıl mevzuya gelebiliriz: Kadınlar.

Zaten insanoğlunun bir de erkek cinsi var, tüm mevzu bu ikisi arasında dönüp durur, diğer her şey bunlar arasında gelişen, çözümlenen ya da hiç çözülmeyecek olaylardan ibaret olur. 

Ne kadar güçlüler aslında. Evini sırtında, hayatı omuzlarında, çocuklarını karnında taşırlar. Bilimden, sanattan, sokaktan, siyasetten, edebiyattan kovalayanlara karşı çıkarlar. Tırnaklarıyla toprağı kazıyarak üretirler, yoktan var eder, her türlü hastalığa şifa olurlar. 
Bunları herkes biliyor, inkar edenler de biliyor. Sırf önüne taş koymak için yapıyorlar.Yapsınlar! 
Bu şekilde daha da güçleniyor kadınlar. 

Anlam veremediğim kadınlar arasındaki garip yarış. Kendini et ve kemikten ibaret olarak görenlerin, farklı düşünen, fikirlerini sunan, duygularını gösteren, söz olan, dans olan, saz olan, ilaç olanlara gösterdiği acımasız tepki. Neyin peşindesin kardeşim? Memelerinle yaptığın girizgahı tek taşınla devam ettirince boyun mu uzuyor? Evinin manzarası, arabanın modeli insanlığa katkıda mı bulunuyor? Nasıl yaşadığın, ne yiyip içtiğin, hangi mekana gittiğinden banane!
Bacaklarının uzunluğunu sergilediğin o arka sayfa gazete parçasıyla cam siliniyor bil istedim!
Göstersene kalbinin derinliğini tek taşını gösterdiğin kadar. 
Hepimiz yorgun, yaşlı, kırışmış suratlarla ölüp gideceğiz, birbirimizi ezmenin kimseye faydası yok. Sen şekilli poponla, banka hesabınla diğerlerinden üstün olamazsın. (Bu coğrafyada olursun o ayrı konu) 

Ressam olsaydı şimdi, 'yine sinirlenmiş bu' derdi.

Allah herkesin gönlüne göre versin. 



18 Haziran 2016 Cumartesi

Hayat, azıcık dursan da yetişsek


Annemi arayamıyorum günlerdir, ah bu rutin vakitsizlik! Gerçi insanlar telefonla konuşmayı bıraktılar sanırım, telefon görüşmeleri pek kıymetli zamanımızdan çalar oldu, mesajlaşmak daha kolay sanki! Çorba karıştırırken, film izlerken, yürürken hatta tuvaletteyken bile tık tık iki cümleyle yazıyorsun meramını. Bazen ona da vakit olmuyor, ses kaydı yapıp gönderiyorsun. 

Çok hızlı koşuyor birileri, almış arkasına milyonları nereye gittiğini bilmeden, durup dinlenmeden, nefes almadan ilerliyor. 
Enerjisi fazla gelenler, adrenalin tutkunları, gezginler, politikler, apolitikler, doyumsuzlar, manikler, dahiler, cahiller vs. birbirlerini ezip geçerek, sert kavgalar vererek başı çekiyorlar. Kaybedecek çok şeyi olmayanlar aralardan ilerliyor, kendi yolunda. Geriden gelenler de var. En sevdiğim!
Yıkılsa dünya, kıyamet kopsa umuruna gelmez. 

İçten içe kıskanırız bu tipleri, formüllerini öğrenir, kendi hayatımıza yerleştirir, çözüme ulaşamayız.

Sen kendini büyük çarpışmaların içinde bulurken, her yere aynı anda yetişmeye çalışırken, iş hayatının külfetli yükünü omuzlarında taşırken, çoluğun çocuğun sorumluluklarını sırtlanırken, derin denizlere dalarken, zor soruları çözerken, öğrenmek istediğin ne varsa kafanın içine tıkarken, sporunu yaparken, kalori hesabı güderken, dostlarının derdine ortak olurken, memleketin içler acısı durumuna için yanarken, hikayeler yazarken, kitaplar okurken ben bu kadar ken i neden yazdığımı anlamazken bu mübarekler kaplumbağa misali yavaş yavaş sanki hiç ölmeyecek gibi yaşıyorlar. 

Halbuki daha hayallerimiz var yahu!
Kim yetişecek o hayallerin hepsine, hayat sen nereye koşuyorsun?
Azıcık dursan da yetişsek be!

9 Haziran 2016 Perşembe

Bir güne kaç acı sığabilir?






Ülkemin gündemi dünyada eşi benzeri olmayan bir bataklığa dönmüş durumda. O kadar acı, o kadar trajik ki artık normal olan şeyler de normal olmamaya başladı. Eskiden günün bombası Tarkan’ın çişi, Hülya Avşar’ın boşanması, Serdar Ortaç’ın kumarda kaybetmesi falan olurdu.

‘Banane ya ben mi kurtarıcam’ memleketi diyenler, susanlar, oraya buraya çamur atanlar, birbirini yiyenler, provokatörler, yalancılar, hırsızlar, adiler, yüzsüzler, troller, hepsi ayrı tellerden çalıyorlar. Gerçekten mücadele edenler yok mu aramızda, elbette var. Ama artık onlar da inanmıyor bu coğrafyada bir şeylerin değişeceğine.

İnanarak mücadele etmiyorlar, eşitlik için çabalayan o insanlar, bu ülkede bir gün sosyal bir sisteme sahip olacağının inancını yitirmiş durumdalar. Terörün biteceği, hükümet politikalarının düzeleceği, kadın cinayetlerinin duracağı, tecavüzcülerin hakettiği cezayı alacağı, akademik alanda gelişileceği, ekonominin düzeleceğine dair umutlarını kaybetmiş durumdalar.

Artık yaşananlar dev bir sahnede oynanan çirkin bir dram oyunundan başka bir şey değil. Herkes mutsuz, herkes sorunlu, herkes kötü. Birbirlerinin açığını çıkarmak uğruna deli divane olan bir güruh.

Bu kadar kötülük içinde nasıl temiz kalacağımızı şaşırdık!
Yanlış bir hayatı doğru yaşayalım derken yorulduk.

Her gün insanların öldüğü, gencecik çocukların şehit olduğu, adaletsizliğin tavan yaptığı, acı çekilen, gözyaşı dökülen bir ülkede vicdan da etkisini yitiriyor. Aynı vidayı defalarca sıkarsın da yalama olur ya işte o hesap!

Bir gün ağla, iki gün ağla, üçüncü gün üzül, dördüncü gün isyan et, yüreğin yansın, için parçalansın, ee değişen bir şey de yok, alış o zaman, zoraki alışırsın, yapacak ne kaldı ki!

Bu kirli düzeni değiştirmek için yapacağın şeyler de elinden alınmışsa, yapacak ne var! Alışıyoruz işte, yoksa bir insan bu kadar acıya dayanamaz. Gerçekten dayanamaz!

Kötülük ve acı bu kadar sıradan olmamalıydı!

Medeniyetlerin, imparatorlukların yıkıldığı bir dünya tarihinde elbette ulus devletler de yıkılır, da biz göremeyiz muhtemelen. Ruhumuz, aklımız hapishaneye tıkılmadan önce yazalım bari, acılarla beslenmeseydi keşke kalemimiz.


Neyse gündeme dönelim, kazık yiyince oruç bozuluyor muydu hocam! 



30 Mayıs 2016 Pazartesi

Her şey detaylarda gizli!




Hepimiz uydurma hikayelerin arkasına sığınmışız. Beyaz yalanlar, pembe yalanlar bir ilişkiyi kurtarmak adına çevrilen dolaplar olmuştur.

Onun hikayesi ne kadar açık diye sormak lazım kendimize!

Mazereti geçerli mi, katakulliye mi getirildik, aldatıldık mı, kandırıldık mı, öğrensen ne olur öğrenmesen ne olur, sonucunu değiştiremeyeceğin bir şeyse eğer canını sıkmaya değer mi?

-Hayatta ne çok soru var değil mi? Bak bunu bile soru cümlesiyle yazıyorum. -

Aptal yerine konmayı, kullanılmayı, kandırılmayı, yönlendirilmeyi kimse istemez. O halde bir yerde gerçeklerin ucundan tutmak gerek. Görmedim, duymadım, bilmiyorum felsefesi kaybedecek şeyleri olanlar için geçerlidir. Senin de varsa eğer yazının bundan sonrasını okuma zaten.

Bir ilişkiyi oluşturan faktörler vardır. Bu arkadaşlık olur, eş olur, dost olur, kardeşlik olur falan filan. Bu faktörler artık yaşadıklarından öğrendiğin şeyler kategorisine giren şeylerdir. İlgi, sadakat, dürüstlük, saygı, fedakarlık, hoşgörü gibi.. Bunların bir arada durabilmesi de gerçeklerin su yüzünde olmasına bağlıdır.

İstisnaları her zaman bir kenara bırakıyoruz. Mesela kendini iyi hissetmeyen birine ‘her şey güzel olacak’ diye teselliler verebiliriz. Ya da çatının üzerine çıkıp da ‘bana eşimi ve çocuklarımı getirin, yoksa atarım kendimi aşağıya’ diyen biri için eşini ve çocuklarını getiriyoruz diyerek zaman kazanılabilir.

Ama haftada üç gece toplantı bahanesiyle geç gelen bir kocanın uyduracağı hikayeler bellidir. Banyoya girerken cep telefonunu yanına alan bir sevgiliden şüphe etmek gerekebilir. Gerçi biz bunlara takılmıyoruz.

Ne yapıyoruz?


Şüphelendiğimiz kişiyi bir köşeye çekip ağzını burnunu dağıtıyoruz! 

-Şaka yahu, ne haliniz varsa görün, banane, sizle mi uğraşıp durucam :) -



23 Mayıs 2016 Pazartesi

Yazmazsa ölecek!



Yaşamak istiyorum, inadına!
Düşünüyor var olamıyorum. Sevişiyor aşık olamıyorum. Doğru olan olayları yanlış insanlarla, doğru olan insanları yanlış zamanlarda yaşıyorum. Sevdiğim, ağladığım ve hatta kanadığım her hatıra gün yüzüne çıkıyor. Çürüyorum. Biliyorum.
Bir gün birileri gelip diyecek ki; “ pardon. “
Güleceğim bende.
Yazamadığımdan değil de, yazmadığımdan yazamıyorum, kimse anlamak istemiyor.
Çünkü yazarsam, şarkılar çalmaya başlayacak kafamda. Sesler çoğalacak, öldüreceğim kahramanlarımı birer birer hikayelerimde.
Harfler gelecek, gözlerim dalacak her gördüğü boşluğa. Bir nefretle  sarılacağım önümdeki sigaraya. Haykıracağım dünyaya adımı, ben de varım, buradayım diye!
Bırakın beni, gideyim. Arabayı alt sokağa parkettim, onu garaja çekeyim. Bu akşam bir kadınla buluşmam gerek, O’nu unutmak için seviştiğim kadınlar listesine ekleyeceğim.
Herkesin ne kadar delirdiğini biliyorum.  Beni bırakın, ben toplarım yarına kalmış sevgilerinizi ve yarım kalmış sözlerinizi. Sarhoş dillerden fırlamış ''Seni asla bırakmayacağım''ları. Gündüzleri yerin dibine girmiş utançlarınızı. 
İşim ne sonuçta?  Neyim ki ben? Kimim? 
Neden buradayım?- 


" Hormonlar Sonuçtur"  adlı öykümden


11 Mayıs 2016 Çarşamba

Bir şey ne kadar azsa, biçilen değer o kadar yüksektir!



Kişisel ilişkilerimizde nasıl değer biçeriz? Her zaman müsait olmayarak mı? Yüzümüz eskimesin yani! Bir bakıma işe yarayabilir ama çok nazın da aşık usandırdığını unutmamak gerekir.
İşte bu noktada arada dengeyi sağlarken çuvallıyoruz. İnce bir çizgi çünkü.

Şimdi yukarıya koca bir başlık attık ya bir şeyin değerinin azlığıyla ters orantılı olduğunu söyleyerek, işte bunu ilişkilerimizle karıştırmamak gerekir. Yani sahip olduğumuz ilişki altın, pırlanta, petrol gibi nesnelere benzetilmemeli. Evet bunların havadan ve sudan daha kıymetli olduğu aşikardır ama bir gün susuz kal bakalım ya da birkaç dakika havasız kal, o zaman tüm varlığını havaya ve suya yatırmayacak mısın?

Bir şeyin değerinin azlığıyla ölçülmediği yerler de vardır. Fiyatı mesela..
Vitrinde gördüğünüz elbisenin fiyatına gücünüz yetmediği zaman gözünüzde değerlidir ama indirimde aynı elbiseyi yarı fiyatına gördüğünüzde aynı öneme sahip olmayabilir.
Bunu algılanan değeri ile açıklayabiliriz.
Bundan çıkacak sonuç kendi değerimizden başkası olmaz herhalde. Kendisine değer vermeyen bir insanın karşısındakinden değer beklemesi de yılın salaklığı ödülüne layık görülecektir.

Mesela iş yerinde bütün gün oturan bir personel, amirleri tarafından nasıl algılanır? Başarılı mı, beş para etmez mi?
Onun bütün gün oturup haybeden maaş alması kendine olan saygısını yitirir mi, yitirmez mi?
Kendi sağlığı ve güzelliği için bakım yapmayan bir kadının sevgili bulduktan sonra kendine bakması ne çeşit bir çelişkidir?
İşe giderken duş alan, parfümler sıkan bir adamın hafta sonu sakilliği plaket alır mı?
Aniden kanser olduğunu öğrenen birinin daha önce kredi kartı ekstrelerine üzülmesi önemini yitirir mi?

O sebepten kendine dönüp bakmalısın, senin parmak izin dünyada bir tane, gözündeki iris başka kimsede yok, bazı şeylerin tadı uzun sürmez, o anda ne tat aldıysan.
Senin canın gerçekten patlıcan değil.. Teksin, özelsin, değerlisin ve azsın!
Aslında dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insandan birisin ama yokluğunda nefes alınmayacak kadar kıymetlisin.

Önce bunu kendine kabul ettir sonra da ilişkilerine yansıt.

Saygılar ;)