3 Mayıs 2016 Salı

Başarı Nedir?



İnsanın kendine yakışanı giymesi olabilir mi? Şaka bir yana şu anda burnunu karıştırıyor olabilirsin, elinde bir kalemle notlar alıyor olabilirsin, uykun gelmiş esniyor olabilirsin, ayaklarını uzatmış oturuyorsundur, otobüsteki kızı keserken daha karizmatik görünmek adına çantandan bir kitap çıkarıp bakıyor olabilirsin, rastgele açtığın sayfada başarmakla ilgili bir paragraf okuyor olabilirsin.

Dikkat ettiyseniz bir kış akşamında şömine karşısında, elindeki şarap kadehiyle koltuğuna kurulmuş, dizlerine kaşmir battaniyesini örten kesimden bahsetmedim. Çünkü onlar bir şeyleri başardıklarına inanıp keyfini çıkarma eğilimde olanlardır.

Boşverelim onları,göreceli bir kavram olan başarıya gelelim. Ayşe diyor ki, yüksek bir maaşla çalıştığın işin varsa başarılısındır. Ahmet ise, en güzel evde oturuyor, son model arabaya biniyorsan başarılısın, diyor. Berrin, akademik başarıdan bahsediyor, çok makalesi yayınlanan, bir sürü sunum yapan hoca başarılıdır a getiriyor sözü. 
Doğrudur, tartışmaya gerek yok. Biz devam ederken onlar birbirini yiyebilirler. Kapatın kapıyı üstlerine..

Siz hiç binlerce on binlerce kişinin yüreğine, hayatına dokunabildiniz mi? Bir nağme, bir cümle, bir melodi, bir mimikle içlerini titretebildiniz mi? Valla ben de yapamadım, çabalıyoruz işte bir bakıma. Duygulara tercüman olabilmek, birin, beşin, onun değil milyonların kalplerine işleyebilmek güzeldir mutlaka. Ama bu herkese nasip olacak diye bir şey söz konusu değil. Bu durumda onlar başarılarının tadını çıkarsınlar, biz ölelim mi?

Sen enerjini, amacına en uygun, en ekonomik, en etkin şekilde kullanabiliyor musun, ona bak. Kendi kendine –ben bunu istiyorum, bunun için gerekli donanıma sahibim, yapabilme gücüm var ve sonunda kendimi değerlendirebilirim- diyorsan ve uyguluyorsan ne ala.

Elbette yanlışların olacak, bunları düzeltmek de başarının bir parçası.
‘Adamlar yapıyor abii..eller aya biz yaya..ne olacak bu memleketin hali’ demekle olmuyor bazı şeyler. Sözüm başını kaşıyacak vakti olmayanlara değil, başımı kaşımaya vaktim var ama başım kaşınmıyor diyenlere!

Bahaneler üretmediğimiz, her şeyi en aza indirgediğimiz sürece kendi içsel başarımızdan bahsedebiliriz. Bunun size yetmemesi için hiçbir sebep yok, aksi takdirde tırmalar durursunuz. Çünkü birçoğunuz doğuştan şanslı değil.
“Kimse başarı merdivenini elleri cebinde tırmanmamıştır” diyor Konfüçyüs.
“Hayatınızı cesurca kabullenin, başarıya ulaştığınızı göreceksiniz” diyor Emerson da..

Başarıyı bir şekilde yakalamış kişiler bunlar, bir bildikleri var diyerek sözlerine kulak vermek lazım.


Ve hepinize hayatta başarılar dileyerek yazıya bir son vermek lazım. Herkes üzerine yakışanı giysin ;) 


22 Nisan 2016 Cuma

23 Nisan'ı Anlamak



Pek de anlayamamışız demek, bu sene iptal edilmesini sessiz sakin kabul ettiğimize göre!

Elimiz elverdiğince, dilimiz döndüğünce anlatalım o halde, anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az misali.

23 Nisan 1920 yılında TBMM’nin açılmasıyla Türk milleti o gün padişahın bir nevi kulu olmaktan çıkıp kendinin efendisi olma yolunda ilk adımı atmıştır. Babadan oğula geçen saltanat dönemi kapanmıştır. Tahta verilen değer asıl sahibi olan Türk milletine iade edilmiştir. “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” diyerek kurduğu Cumhuriyet’in halk eğemenliğine dayalı olduğunu belirtmiştir büyük Atatürk ve bu önemli günü çocuklara armağan etmiştir.

Çünkü bugünün çocukları yarının büyükleridir.

İşte bunun için bayramdır, meclis açıldığı için değil. Türk milleti özgürlüğe doğru kanat çırptığı içindir, kurtuluş mücadelesinde çocuklar da  dahil olmak üzere herkesin vatan uğruna cepheye ölmeye gittiği içindir.

Bu bayram iki folklör gösterisinden, şenlik yürüyüşünden, çocukların devlet büyüklerinin yerine geçmesinden ibaret değildir, neşe falan da dolmaz insan. Gururlanır sadece. Duygulanır, pare pare olur yürekler, minnet duyar egemenliği bize bahşeden Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına.

İşte bunu çekemiyorlar, birlik, beraberlik ruhunu. Öyle alıştılar ki bizi bölmeye, ötekileştirmeye, bu tür bayramlarda bir araya gelmemizden korkuyorlar, bir araya gelip de sesimizin çıkmasından çekiniyorlar. Çocuklardan, gençlerden ürküyorlar. 23 Nisan’ın kökeninde barınan derin hüznü bugünlere taşıyan onurdan uzaklaşmamızı istiyorlar.


Çocuklara kıymayın efendiler! Böyle yapmaya devam ettiğiniz sürece bugünün çocukları yarının büyükleri olduğu zaman size öyle bir kıyacaklar ki feleğinizi şaşacaksınız! 



8 Nisan 2016 Cuma

Hani Alışmıyorduk?




Memleket siyasi bir çalkantı içindeyken başka bir şey düşünemiyor, yazamıyor insan. Hikayesiz bir ahaliyiz ama herkesin bık bık edecek lafı var çok şükür!

Siyaset uzmanı değiliz, olayların iç yüzünü takip eden gazeteciler değiliz, ortalık yanıyor ve bizler ellerimizle su taşıyoruz. Durum sadece bundan ibaret!

Eskiden şaşırırdık, yok artık bunu da mı yaptılar, bu da mı oldu, bu kadarını da söyleyemezler diye.. Artık şaşırmıyoruz da! O kadar tanıdık geliyor ki yavaştan sallanıp duruluyoruz. Deprem, ilk vurduğu anda etkili oluyor, sonraki artçı sallantılar alıştırıyor kendine.

İnsanoğlu alışmaya ve unutmaya meyilli, yoksa bu kadar acıya dağlar taşlar dayanmaz. Her gün şehit haberleri geliyor, ‘trafik tıkandı İstanbul’da’ der gibi verilip geçiliyor. Ateş düştüğü yerde yakıp kavuruyor.

Bugün de günü kurtardık, çoluğumuza çocuğumuza tecavüz edilmedi, patlamada ölmedik, ortaya dökülen kimlik bilgilerimizle başımıza bir bela gelmedi, bir gözü dönmüş sevgilinin bıçak darbelerine maruz kalmadık, yolda yürürken başımıza saksı düşmedi, görüşümüzü belirttik diye tutuklanmadık, durakta beklerken otobüs çarpmadı derdindeyiz artık!

Ne acı değil mi?

Yüzsüzlük, utanmazlık, seviyesizlik, arsızlık, ahlaksızlık, yolsuzluk, hırsızlık alıp başını gitmişken biz hala bunlarla yaşamaya çalışıyoruz. Alışmamayı da bir direniş olarak görüyoruz. Yok öyle! Sana dokunmadıysa üç günde alışır insan, bunu uzmanlar söylüyor.

Ama hiçbir şey eskisi gibi değil, umutlarımızı, eğlencemizi, hayallerimizi, kahkalarımızı kaybettiğimiz gibi yavaş yavaş güzel olan her şeyi kaybetmeye başladık. Yüreğimizdeki öfkeye karşılık bastırılmanın utancını hangimiz duyuyor acaba?

Ben mesela yerin dibindeyim şuan, oradan yazıyorum. Utanmazların, AKlayanların, AKlananların adına yüzüm kızarıyor. Bu ülkede güzel şeyler olmaya başlamadıkça da buradan çıkmaya niyetim yok!


Neyse bir çay koyayım ve yazmaktan vazgeçmeyeyim daha. Memleket yanarken ellerimle su taşımak gibi bir misyonu yükleneyim en azından! 


14 Mart 2016 Pazartesi

Ya Sonra?



Yağmur var bugün Ankara’da. Gökyüzü için için ağlıyor, gökyüzü bile üzerine düşeni yerine getiriyor giden canların ardından. Peki sen ne yapıyorsun, ya da ben, biz? Ne yapıyoruz? Bu şerefsizler gülen yüzlerimize, gözlerimize, parlak gençlerimize, umutlarımıza, hayallerimize, şehit kanlarıyla kazanılmış cennet vatanımıza saldırırken sen ne yapıyorsun eyy yetkili, eyy istihbarat!!
Ne yapıyorsun sen o koltukta? Hala neden oturuyorsun? Nasıl oturabiliyorsun? Hiç mi sorumluluk almıyorsun, hiç mi yüreğin sızlamıyor?
Peki ya sen ne yapıyorsun sesini çıkarmayan insan? Vicdanın ne durumda? Görebilmen, duyabilmen, hissedebilmen için o bombanın evinde, yüreğinde mi patlaması lazım? Nedir bu saldırgan, nefret dolu dilin? Örümcek kafan, umursamaz halin, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın düşüncelerin? Eminim sen de iyi birisin, ülkeni seviyorsun, kanla beslenmek istemiyorsun. O halde ne duruyorsun, neden benimle, bizimle el ele tutuşmuyorsun? Neden dünyaya sesini yükseltmiyorsun, ben de varım, ben de buradayım, bir daha benim insanıma, benim toprağıma dokunursan alnını karışlarım diye?
Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa demiş Nazım Hikmet. Terör belası senin ülkende, başkentin en merkezi yerinde, en kalabalık saatlerden birinde, dalga geçercesine, gözünün içine baka baka patlatıyor bombayı, tam da yüreğinden, tam da kalbinin ortasından. Yüzlerce eve ateş düşüyor, ortak dil isyan oluyor. Biz sağ kalanlar ise kahrımızdan bir kez daha ölüyoruz.
Lanet etmekten, kınamaktan başka bir şey yapılmayan, bir müddet sonra unutulan ve bu tür olaylara alıştırılmaya çalışan bir toplumun içinde debelenip duruyoruz.
Daha ne yazalım, ne söyleyelim, ne yapalım da sesimizi duyuralım! İç konuşmalarımın yüzde iki yüzü küfürden ibaret olsa da boğazımdan içeri gönderiyorum, sırf onların dilinden konuşmayayım diye!
Bu huzursuz ortamda halkın can güvenliğini korumaktan aciz bir siyasi idare var karşında. Ama kamu güvenliği altında her türlü baskı ve zulmü yapan da onlar. Demek ki gerçek niyet o değil! Anadoluda rabbena hep bana derler bu duruma.
Tüm bunları görmekten men etme kendini, gerçekleri anlamaya odaklan, bir ol, birlik ol, bu kadar savunma gün yüzü gibi ortada olan haksızlıkları, olayları..
Vatandaşları mutsuz, umutsuz, sürekli öldürülen, öldürülmediği zaman dövülen, konuştuğunda tutuklanan, hakkını aradığında tehdit edilen, işsiz bırakılan, güvende hissetmediği, birbirine güvenmediği, kalabalık bir ülke yarattılar. O pembe gözlükleri çıkar da gör artık!
Bundan sonra iyi olmayacağız, o bombayı ensemizde hissedeceğiz, tedirgin yürüyeceğiz, çoluğumuz çocuğumuz, askerimiz, sevdiklerimiz, kendimiz için endişe edeceğiz. Sen benimle bir olup da bu insanlıktan çıkmış mahlukları yerle yeksan etmedikten sonra yüzümüz hiç gülmeyecek. Bu memleket kurşun gibi ağır artık!
Bu sefer bizi es geçti, bunları yazanı, okuyanı, yayınlayanı, yorum yapanı.. Peki ya sonra?


7 Mart 2016 Pazartesi

Büyükada





İlerlediğim patika yol, Büyükada’ya götürdü beni.
İki tarafı ağaçlıklı, işini bilen bir yazarın romanında, kelimelerinden dökülmüş gibiydi ada ilk gittiğimde. Gençlik yıllarımdı. Aşkı, özlemeyi, hayal etmeyi, düşlerde yaşamayı, dokunabilmeyi, gülümsemeyi hissettiğim yıllardı.

Vapurdan inince saat meydanından biraz daha ileride sol tarafta kalan bisikletçi vardı. Oradan bisiklet kiralanır, ada o şekilde gezilebilirdi. İsteyen faytona da biniyordu tabi. Benim ilk tercihim bisiklet olmuştu ve Rum bir kadının tatlı gülümsemesi ve şivesiyle ilk bisikletimi orada kiralamıştım. 
Bir adada yalnız kalmak o dönemlerde hiç olmazsa bir kere bile geçerdi insanın kafasından. Yalnız gitmiştim ama ada çok kalabalıktı. Vapurda oturacak yer yoktu, martılara simit atarak gelmiştik.
Piknik alanına giden yol boyunca faytonların tekerlek gıcırtısı, atların nal sesleri ve bisikletli insanların pedal sesinden başka ses yoktu. Çoğu kişi de yürümeyi seçmişti. Yol üzerindeki bir villanın bahçesinde gördüğüm Saint Bernard köpeğini sevmiştim. Heidi nerde diye sormuştum köpeğe, öyle bakmıştı yüzüme.

Adaya yapılan günübirlik gezilerle oranın keyfine varmanın orada yaşamakla alakası olmamalıydı. Küçük esnafı, Müslümanı Rumuyla, kedisi köpeğiyle birbirine kenetlenmiş ada halkı bunu anlayabilirdi.

Trafik, sıcak, kalabalık, gürültü arasından çıkıp da bir saate varmayan bir süre içinde yemyeşil bahçeli evlerin olduğu, begonyalı, mis kokulu, huzur dolu bir ortama varmak insanda garip etkiler yaratıyordu.

Bir müddet bisikletle dolaştıktan sonra yoldan biraz ayrılınca bisikleti bir ağaç kenarına bırakarak patika yoldan yürümeye başlamıştım. İşte burası orasıydı ve ben o gün orada kaybolmuştum.


Soğuktan buz kestiğim, karanlıktan önümü bile göremediğim şu anda içimdeki adayı yeşertiyorum burada. 
Büyükada durduk yerde insanın aklına düşüp de özlenebilecek bir yerdi ve şimdi benim hasretimdi. 

'Hangimiz Kendimiz' adlı romanımdan..



4 Mart 2016 Cuma

Yanlış yer, yanlış zaman








Küçükken güneşin doğmasını beklerdim, büyüdüm güneşin batmasını bekler oldum. Hayatımız boyunca beklemedik mi ki zaten bir şeyleri? Maaş günlerini, mutlu olmayı, sınav saatini, otobüsü, en sevdiğimiz hocanın dersini, telefonun çalmasını, beklediğin filmin vizyona girmesini..
Bekledim ben de.. 
Ve sen;
Beklemediğim anda geldin, 
Hoş geldin, ama;
Bu hikayenin kötü kahramanı benim, yer edinme kendine buralarda. 

Ne zaman zihnimin kara sularında yüzmeye kalksam boğulmak isterim. En dibe batarım, farklı zamanlara ait anıları görürüm orada, unutmak istediğim şeyler beni öldürecek diye korkarım. 
Ama suyun içinde kalırım, korkularımla yüzleşirim. Daha güçlenerek çıkarım su yüzüne.
Dünyaya bakarım bu sefer de, mutlu bebeklerin gergin annelerini görürüm, borçlu babaları. Mazot kokusunu duyarım, içinde insan olmayan pahalı elbiseleri!
Daha hızlı koşmaya çalışırım, ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, geçmiş benden önce varır gideceğim yere. Bazen bir kitabın içinde, bazen de bir şarkının sözlerinde saklanır.
Unutulmayanı unutmanın tek yolu daha unutulmazını bulmaktır diye ilerlerim. Yaşım gibi, yaşadıklarım gibi, hayat gibi..

Şimdi, sen, geldin ya hani;
Bir şarkının nakaratına beraber girip de bağıra bağıra söylemeyeceksek o şarkıyı, gitmelisin!




3 Şubat 2016 Çarşamba

Bana Masal Anlat



‘Sen bana güzel bir masal anlatırsan ben de belki dünya hakkında güzel şeyler söylerim’ diyordu.
Öyle ha deyince masal anlatılmıyordu ki! Zaten birisi anlat, yap, yaz, öğren, ye, git deyince insanın yapası gelmiyordu ya da bana öyle oluyordu, bilmiyorum. Bir gün de bir şeyi bilsem dişimi kırardım.
Büyük bir enkazın altındaydık, başımıza gelen felaket bu ülkenin kaderiydi artık, böyle olmaması gerekse de!
Gecenin bir yarısı sıcak yataklarımızda yatarken derin bir sarsıntıyla toz duman içinde kalmıştık, geçen bir dakikadan bile daha az süre içinde nasıl olduysa sadece apartmana girip çıkarken gördüğüm ve çoğu zaman selamlaşmadığımız alt komşumla yan yana bir sütunun altında kıpırdamadan nefes almaya çalışıyorduk.
Kolumun üzerinde yan dönmüş haldeydim ve acı dahil hiçbir şey duymuyordum. O, bacaklarını hissetmediğini söylüyordu. Bir haber kanalında muhabirlik yaptığını o haldeyken öğrenmiştim. Çoktandır beklenen bu depremin sürpriz olmadığını söylüyordu. Yine de insanın başına gelmeden anlayamıyordu.
‘Hadi ama anlat şu masalı’ dedi. Bir varmış bir yokmuş ile başlamamı istemedi. Bildiğim masallardan olmasın diye tembihledi.
-Kim o haldeyken masal dinlemek isterdi ki, üstelik anlatacak olanın da şartları farklı değildi.-
‘Dünyanın sonu yaklaşıyormuş’ diye başladım. ‘Mişli geçmiş zaman kullanma’ dedi. Kuralları da ağırdı!
‘Dünyanın sonu yaklaşırken bilim adamları yeni bir nesil, yeni bir yaşam alanı yaratma çabasındaydılar’ diye başladım bu sefer de.. Neyse ki beğendi, devam etmemi istedi.
‘Her milletten seçtikleri bir erkek ve dişiyi laboratuvarlarına getirtiyorlardı.’ Yine araya girdi, ‘neye göre seçiyorlar, kimi seçiyorlar, ayrıntı ver’ diyerek.
‘Gen haritaları incelenerek, ailesinde ve kendilerinde herhangi bir kalıtsal hastalığı olmayan, yaşı 20 ile 25 arasında olan, eğitimli, dil bilen, boy-kilo ortalamaları normal olan, bir engeli bulunmayan ve deneyler için gönüllü olan gençler arasından bir erkek ve dişiyi seçiyorlardı. Tüm ülkelerden gelen bu gençler yapılacak olan çalışmalarda bulunmak üzere dünyanın bir ucuna bilim üssüne yerleştiriliyordu.’
‘Bunun sebebini açıklayacak mısın, yoksa sorayım mı’ diye susturdu beni yine. Halbuki ne güzel dinliyor diye açılmış gidiyordum. ‘Patlama, anlatıyorum işte’ dedim.
‘Dünyadaki su kaynakları yok olmak üzereydi, tarım arazileri çoktan kurumuştu, salgın hastalıklar sonucu meydana gelen ölümlerde milyonlarca insan yaşamını yitiyordu. Savaşlarla kazanılmaya çalışılan uygun yer arayışı ülkelerin yok olmasına sebep oluyordu. Yiyecek bulunamıyor, solunan hava zehir saçıyordu. Dünyanın batısındaki bu ülkede kurulan bilim üssüne seçilen gençler, yüzlerce yıl sonraki insan neslinin devam etmesini sağlayacaklardı.’
‘Neden sadece kendi ülkesindeki gençleri değil de, diğer milletlerin gençlerini de alıyorlar bilim üssüne, üstelik bu kadar milliyetçi bir ülke, saçma bence burası’ diyerek keyfimi kaçırdı. Bir şeyler uydurmalıydım.
‘Diğer büyük ülkelerin de kendi çaplarında yaptıkları çalışmalar vardı fakat hiçbirisi bu ülkedeki bilimsel verilere yetişemedi, bu sebepten bunların araştırmalarına zarar vermek istediler, bunu engellemek adına aralarında bir protokol imzaladılar. Adil bir paylaşım olması için tüm ülkelerden insanları gelecek nesle taşıyacaklardı.’
‘Devam et, fazla vaktimiz olmayabilir’ dedi. Dilim damağım kurumuştu, enkazın tozu boğazıma kadar dolmuştu, güçlükle anlatmaya devam ettim.
‘Dışarıdan gelecek olan tüm tehlikelere, doğa olaylarına karşı koyabilecek şekilde yapılan bu üs kendi teknolojisi ile tarım yapabiliyor, su üretebiliyor, hava kaynağı sağlayabiliyordu. Üremeyi sağlamak amacıyla embriyoları saklanıyordu. Büyük tüplerde yıllarca uyuyabilecek şekilde tasarlanan uyku odaları vardı. Dışarıda ne kadar zaman geçerse geçsin onlar aynı yaşta kalıyorlardı. Bu şekilde geçen üç bin yılın ardından dünyada bazı değişmeler meydana geliyordu.’
‘Üç bin yıl mı? Ooo bebeyim fazla abartmadın mı yahu’ diyerek kesti sözümü, alay ediyordu artık.
‘ Masal bu yaaa, prenses kurbağayı öpünce prens olduğuna, Kaf Dağı’nda yaşayan Zümrüd-ü Anka kuşuna, prensesin eline iğne batınca yıllarca uyuduğuna, bir cam tabutun içindeki Pamuk Prenses’in, prensin öpmesiyle uyanmasına inanıyorsun da, bu mu garip geliyor sana’ diye çıkıştım.
Gözlerini hafifçe kırparak derin nefes almaya çalıştı. Göğsündeki hırıltıyı duyabiliyordum. Zorla konuşuyordu artık. ‘Masalın sonunu dinlemeden ölmeme izin verme’ diyebildi.
İçim acımıştı, elimi uzatarak elini tutmaya çalıştım. Buz gibiydi. Korktum. Bağırmaya başladım üzerimizdeki sütuna vurarak;
‘Yardım edin, sesimi duyan var mııı?’
Öyle sessizdi, öyle karanlıktı ki! ‘Hadi’ dedi. Anlatmaya devam ettim dudaklarım titreyerek..
‘Buzullar erimeye başlıyordu, kuzeyden gelen su kaynakları arazileri sulamaya başlamıştı, güneşin yeniden parlaması üç bini aşkın süreyi kapsıyordu. Dünya yeniden yaşama elverişli bir yer oluyordu. Tek tek uyandılar uykularından, dışarısı onlar için henüz elverişli değildi. İsyan edenler oldu, intihar edenler, bir başkasını öldürenler oldu ama hızla çoğaldılar. Yıllarca sürebilecek bir serüvene başladılar, yine yeniden.. ‘
Anlatacak gücüm kalmamıştı artık, ‘Bitti’ dedim.
‘İnsanlık zaten ölmüş, insanlar yaşasa ne olur sanki ’ dedi zar zor.
‘Masal bitince bana dünya hakkında güzel şeyler söyleyecektin’ dedim.
‘Dünyadaki her şey o kadar boktan ki hakkında söylenecek tek güzel şey yok’ dedi ve gözlerini kapattı.
Ürpererek titredim.
Ölümü bekliyordum. Uzun bir mevsim yaşıyor, üşüyordum. Bu arada vaktimi boş geçirmemek için mırıldanıyordum.

‘Bir varmış, bir yokmuş..’